Wednesday, 29 July 2015

atina karalamaları #1

Tam karşımda oturmuş, pembe elbisesinin üstündeki çiçekleri utandıracak gibi gülüyordu yaşlı kadın. Güldüğünde yanaklarında oluşan yılların yükünü taşıyan çukurlar nadiren fark edilseler de, oradaydılar. Yanılmıyorsam yunanca anlatıyordu bu kısmı, anlamadığımı fark edince ortak dillerimiz olan ingilizce veya fransızcadan birine geçti hikayesi ile beraber. Kendisi yedi dil biliyordu ve başından yedi dilde anlatsa bile bitmeyecek kadar çok şey geçmişti. Parlak gözleri ile bana baktı ve ouzo sundan bir yudum daha almadan hemen önce konuştu. İstanbul'lu olduğumu ilk öğrendiğinde de böyle bakmıştı. Şehrime ilk ve son kez 16 yaşında gelmiş. Aşık olmuş. Bir şehrin yaşatabileceğini düşündüğünden çok daha fazla şey yaşamış. Benim için sadece vapur ile geçerken önem kazanan bu denizin maviliği farklı bir boyutmuş onun için. Kelepçesiz de olsa tutsak olduğunuz bir ülkeden sonra İstanbul'un denizine gözlerinizi kaptırınca özgürlük dışında bir şey hissedebilir misinizki? Belki de birazcık aşk. Kendi ülkesindeki deniz mavi değil kırmızıymış. Filistin'den sonra işte böyle sevmiş İstanbul'u. Her yerini dolaşmış, her kokusunu içine çekmiş. Her duygusunu sindirmiş. Burada farklı bir dile geçen yaya, ouzosunu yudumlarken saz çalıp ona yunanca şarkılar söyleyen genç adama müteşekkir gözlerle bakıp gülümsüyor. Belki de gençliğini hatırlattığı, lakin belki de anılarını yeterince deşmediği için. Günümüz yaşlılarında olan bir gülümseme değil ancak bu. Buruk bir gülümseme. Ona bakarken henüz yaşadıklarını bilmiyorum. Tek düşündüğüm şey ise etrafına bu kadar mutlu görünürken o gülümsemedeki burukluğu bir kişinin bile fark edememesi. Gitmeme haftalar kala değerini bilmeye başladığım şehrim hakkında ise dedikleri benim gülümsememi de buruklaştırıyor, karnıma ufacık da olsa bir sızı saplıyor: "İstanbuldaki anılarım o kadar güzel ki, bir daha gidip hayalkırıklığına uğrayamam, yıllar içinde gözlerimin yardımı olmadan güzelleştirdiğim bu şehrin anılarımda yaşaması benim için en iyisi..." Ne diyeceğimi bilemez bir halde gözlerine bakıyorum. Bu sözler üzerinde uzun bir süre düşündükten ve hak verdikten sonra ise susuyorum. Bence insan bir kere daha gitmeli. Ve bir kere daha. Her seferinde daha güzel anılar yaratamama olasılığı olsa bile gitmeli. Denemeden hiç bir şeyi bilemem, asla da emin olamam. Şu her seferinde daha bir güzel, daha bir nostaljik gelen ışıklı sokaktan geçişlerimin bana hissettirdiklerini ise denemeden bilemem. İnsan bir daha gitmeli. Yeni anılar yaratmak için değil, yeni "an" lar yaratmak için gitmeli.

Yaya boğuk saz sesleri arasında hüzünlü danslarını ederken onun benim şehrim için söylediklerine karşın bende onun şehri için diyorum bazı şeyleri. Birisi sana dur derse dinleme, sen yine de bozma buruk gülümsemeni.

Thursday, 16 July 2015

sokak

Gözlerim boşluğa, kalbim ise masadaki çaya bakarken geldi. Karşımdaki kıvırcığın normalde taş olan duygularını saniyelik dürtülerle harekete geçiren bu bir çift pis gözün bu kadar güçlü olmasını sağlayan şey neydi hala anlam veremiyorum. Gözlerinin altında kurumuş bir ırmak gibi tuzlu göz yaşlarının izi varken baktı bize ve boğulduk o yeşillikte. Kim bilir, belki başkası sahip olsa beni hiç beklemediğim yerlere bile götürebilirdi bu bir çift orman yansıması. Beni hep gökyüzünün etkilediğini söylediğim bir başka anda geldi. Mavi yerine bana yeşili gösterdi. Mutluluğunun baloncukları etrafında dönerken saçlarının kızıllığı ise içimizi yaktı. Duyguları merdivenmiş onun. İki kat çıkmış bizden önce. Hep indirmişler onu o güzel saçlarından tutup. Şimdi ise her baloncukta üç kat daha ilerliyordu. İlerlemeli o güzel gözler. İlerleyemeyenler için de ilerle. Benim için de ilerle. Bir baloncuk da benim için üfle.

Tuesday, 16 June 2015

271 kişi 3 kişinin ölümüne, varlığını bilmediğimiz Tanrı ise onun ölümüne "sebep" olur.

Friday, 12 June 2015

-Willhelmina's Dracula-

Yine shuffle da çıkan bir şarkıyla, ve derin yazılarla arada kaybolmasın: Count Dooku, Dracula ve Saruman olarak çocukluğumu mükemmelleştiren Christopher Lee, umarım gittiğin yerde mutlusundur. Gerçekten çok üzüldüm.

Thursday, 11 June 2015

nostalgia. lol.

Her seyini unutursun, ama goz rengini asla unutmazsin derler. Ne garip, bugun saat 16.32 sularina kadar onu da unutmustum ben. Bir zamanlar en cok gormeyi istedigim, en cok hayal ettigim ve en cok gordugum o renk 16.32'ye kadar tekrar sadece deniz sularindaydi benim icin. 

Gecmisim masmavi, hem de cok guzel bir mavi, gelecegim ise lenslerimi cikarmis gibi bugulu. 

Biliyorsun ki severim mavi rengini. Mavi rengin'i. Baby blue hahah.

Ancak ne mantigi vardir ki kendini tek renge kaptirmanin?

Gecmisimi bosver, ben gokkusagiyim.

Friday, 22 May 2015

yonca değil

Prononse edemediği kelimelerin olduğu bir şarkıyı neden söyler ki bir insan? Söylese bile içinden gele gele söyleyebilir mi? Hem de nasıl. O şarkıların yazılmasının ise tek bir sebebi vardır. Karışan iki dili de bilen melankoliklere acı çektirmek. Yazı yazmaya değicek bir şey göremiyorum. Bu yüzden bitiricem bu saçma ama bir o kadar da hüzün dolu yazıyı. Tek bir isteğim var ki, şarkılar anlamını kaybettikten sonra da söylensinler. Belki aynı baş harfler için değil de uçan kuş için söylensin. Ya da yağmurda uçuşan yapraklar için. Ne olursa olsun hayatın devam etmesi için söylensin. Ufacık bir burukluk hissettirecek olsa da söylensin. 

Her şey bitiyor. Asla hiç bir şeyi tutamıyorum. Her şey değişiyor. Bir kaç yıl önce sadece bir rüya olacak bir şey ile aramda 3 ay var.

Asla tamamen düzelmeyecek burukluklara söylenmemeli, ama onlara da söylensin o şarkı.

Tuesday, 21 April 2015

Bir günde iki ölüm haberi gelince dank ediyor. Ölüm ne garip şey aslında. 1 milisaniye içinde yüzlerce kişinin hayatından çıkıyorsun. Et yığınından başka hiç bir şekilde adlandırılamıyorsun. Saç rengin, kıyafetlerin, arkadaşların ya da seçimlerin hiç bir şey ifade etmiyor. Ölümden değil geride bırakacaklarından korkmalı insan. Anı yaşamak lazım çok geç olmadan. Her an o an olabilirmiş gibi.

Sunday, 19 April 2015

Kabul ediyorum ki çok rasyonel bir insan değilim. Beynimle değil kalbimle düşünürüm. Sonucunu tartmadan o an ne hissediyorsam söylerim. Duygular birer renktir benim için. Karakterimse rengarenk. İnanırım ki hayatımıza giren her insan için bu renklerle yeni bir karakter oluştururuz. Gerekirse gök mavisi kaplar bütün dünyayı, ve gerekirse her yer mor olur. Düşündüğün her an yeni bir turuncu ışık. Benim aksime o karakteri o kadar iyi şekillendirir ki bazı insanlar, kim olduklarını unutup karaktere kapılıp gerçekliğini sorgularsın. Ve çoğu zamanda kapıldığın bu karakter küçükken yaptığın lego tepeleri kadar yalandır. Bir anda kimya dersi tadında farklı kimyasallar girer. Renkler ayrılır. Tek mor saçındadır. Beyaz, yeni bir kağıt alıp tekrar renklendirmeye çalışırsın ama elindeki fırça bile duygusuzluğu hisser ve bas gitar telleri keser elini, ama asla acıtmaz. Ve fakat sonra fark edersin ki, lego tepeleri yıkılmış, o karakter ise çoktan ölmüştür. Belki de hiç var olmamıştır. Sonuç olarak sen hala mavisindir, yanakların mor ve gözlerin papatya.

Dünya ise bütün bu renk cümbüşüne rağmen siyah beyaz.

Sunday, 29 March 2015

isimsiz

Artık hissetmediğim duyguları yazmaya devam ediyorum. Başka konum yokmuşçasına, kafamı suyun altına sokup asla çıkarmazmışçasına, yatay bir bıçak darbesi gibi konuyu açanların yüzüne kapıyı çarpıp gitmiyorum. Tam tersine üstüne himalaya tuzu basıp göz kalemimi harcıyorum. Kimileri nostalji hastalığı, kimileri mazoşizm, kimileri de sus artık der. 10 yazılır, 2 paylaşılır, 0 okunur. Sayıları yazıyla yaz derler, öyle daha gerçekçiler. Açıkçası kendime mi topluma mı inanmalıyım bilemiyorum. İnsanlar size çok yakın bir zamana kadar emin olduğunuz şeylerin tam tersini söyleyince ne yaparsınız? Japon balıkları uçuyor demek gibi bir şey. 3 yıllık şarkılar her yıl farklı bir duygu yaşatır, kahve ise hep aynı. Peki ya kahve bile farklı tat verirse? Hayatınızın o kadar değiştiğini fark edip o kahveyi içmek saf mazoşizm değildir de nedir? Kahve şişesinin dibindeki kuru çiçekmişçesine. Kahvenin şişesi olmaz. Başka şişelerse ne ilginç etkiler yapar insanoğlunda. Siz hiç kararsızsınız diye 3 günde 3 kere kalp kırdınız mı? Ben kırdım. Saçlarımı kessem kötü karma da gider mi? Gider misin lütfen yoksa ben mi gideyim? Bazen insanın tek istediği sanki kalitesiz bir macera filmindeymişçesine bir işaret bulmaktır. Her şeyin geçeceğini, güneşin doğacağını, papatyaların açacağını söyleyen bir Polyanna gibi. Polyanna öldü, onu ben öldürdüm.

Çünkü yerde oluşan gökkuşakları aslında atık yağdır
ve bir gün bir bakarsınız ki japon balıkları uçmaya başlamış.

Tuesday, 24 March 2015

demokrat parti ve tarım politikaları

Jacques Prévert'e yazılmış bir şarkı. Belki de yıllardan 1900. Elma çayı kokusu. Loş bir ışık. Açılması gereken kapalı kitaplar. Çalışılması gereken bir edebiyat sınavı. Çerçeve kenarında kurumuş çiçekler. Beni izleyen Frida. Güneş batımının turunculuğunu mürekkep yapabilsem çalışırdım sanırım. Turuncu rengini sevmem. An'ı yaşa derler hep. İşte öyle bir andayım. Odamın soğuğunu ısıtan rüyalarım ve dışarıda oltayla tutulmayı bekleyen bir Ay. Frida buraya gelip İkinci Yeni çalışsa, bende maymunlarla otursam haritamın kenarında. Etrafınızdakilerin sizi anlamadığını düşündüğünüzde açıklamayın. Kafanızı yukarı kaldırıp ona bakmaya devam edin. Başbakana mektup yazın da şehir ışıklarını kıssınlar biraz. Venüs de görünsün. Her gün kim önce ayı gördüğünü söylerse o gün ay onun olurmuş. Şu an saksafon sesleriyle uyumlu bir şekilde aya doğru duman üflesem tam film sahnesi olurdum, ne yazık ki sigara içmiyorum. Soğuk Savaş ve Demokrat parti mi, yoksa kısa şiirler ve mum kokusu mu. Gittikçe solan fotoğrafları kutuya kaldırmayın. Gülümseyen yüzler gittikçe karanlıklaşırken bırakın, yine de gülümsesin. Değeri azalsa da gülümsesin. Yine kedi seslerini hırsız sandığım bir geceden yazıyorum; karanlık olsa da gülümsesin. Bu gece ay'ı ben gördüm, o artık benim ayım.

Sunday, 22 March 2015

troja

Oh my god, stop saying you're lost without him. You're an actual, full human being. You have lungs, a brain and a heart that function. You have blood running through your veins. You have the ability to part the lips that cover your teeth and smile. Your cheeks crinkle and eyes get chinked and you're saying that you're lost? You're alive and you're you and thats all that matters. Everything you do and everything you love is for yourself and for yourself only. You love the moon because it feels close to your heart. You love the sound of the sea because it speaks to your soul. You love daisies because they are your eyes. You love running aimlessly because you love the inexplicable rush of it. You love walking on grass because it feels castaway. You love staying underwater because it feels like infinity. You love being warm because then you can concentrate on whats going on in your head. You love eating because a starved body has no place for inspiration. You love art because you find yourself in the paint that others have lost hundreds of years ago. You love exploring because no matter how many countries you see, how many people you meet there still are thousands of interesting minds and faces waiting to tell you all about things you've never heard of in your entire life. You love movies because in movies, anything is possible and everyone expresses their emotions right as they feel them. You believe in being honest because you know that your actions now are your conditions tomorrow and that you shape your own future. You never apologise for things you do with passion because Helen never apologised for running away with Paris, right? You act as if you're Carrie Bradshaw and play the part of your indie movie without a script. No matter what and no matter where, you are alive. You are not lost, you are full.

Friday, 20 March 2015

cut

"Where does the ocean go? Should I let it take me?"

Sahne: 168
Nüfus:1

Dikenleriniz ayaklarıma batıyor. Batıyor ama koşmaya devam ediyorum. Yokuş aşağı koşuyorum sanırım. Dizlerimden aşağı akan ılık kan şu soğuk gecede beni ısıtan tek şey. Ürperiyorum. Kıyafetlerim nerede? Dikenlerinizi çekin lütfen. Canım acıyor. Bana verdiğiniz etiketler mi? Çoktan söküp attım. Koştukça mavi dalgalara uzanıcam, uzandıkça ise bir dinginlik hakim olucak tüm vücuduma bileklerimden başlayarak. Koşmaya devam ediyorum. Hava kirliliğinden görünmeyen yıldızlarımı hissediyorum tenimde, yakıyorlar. Koşuyorum ama, ben neden koşuyorum? Hikaye yazılırken kahramanın haritası çizilirmiş, geçmişine inilirmiş. Ben yaktım haritamı. Yazar kızacak belki ama ben artık bir dram filminde oynamak istemiyorum, yörüngeme salın beni. Zaten Satie yetmez dakikalarıma. Koşarken ağaçların arasından geçiyorum. Yasak meyvelerle dolu ağaçlar. Çoğu koparılmış ve yere atılmış. Bu saatte kimse neden yok sokakta? Sahi ben niye buradayım? Zorla gitmem gereken bir gençlik partisi yok belli ki. Ve neyse ki. Piyano tuşları 88 tane, yarattığı duygular ise sonsuz. Boş sokakta neden piyano duyuyorum? Önümde yapraklar düşüyor. Hayır Monet'nin Giverny yaprakları değil. Keşke olsa. Batan güneşin öbür yarım küreyi aydınlatmasını düşünüyorum. Adeta bozuk telefon klübeleri gibi. Yavaş yavaş sakin sahile indiğimde ise kuşlar ağır çekimde uçmaya başlıyor. Her zamanki gibi gözlerimi alamadığım o açık mavi beni bir kez daha büyüleyerek yörüngemden çıkarıyor. Yukarıdan bakıyorum. Etraftaki tek ışık olmak çok garip. Yelkenliler görüyorum. Yelkenli olsam, derken bir darbe daha alıyorum. Uzay boşluğuna kanamaya devam ediyorum kraterlerimden. Gri, soğuk ama büyüleyici hissediyorum. Yavaş yavaş ölme vaktim geldiğinde ise hatırlıyorum. Bütün bu darbeleri istediğim an bitirebilirdim aslında. Sağ kulaktan dolma bir bilgi ile papatyaya bir dik kesik. Bir anda sönen ayışığı. Milyonlarca çığlık.

Monday, 16 March 2015

tomris

Yazı yazmak için ellerimi yorgandan çıkarmam gerekiyor ve üşüyorum. 21. yüzyılın Tomris Uyar'ı olmak istemiyorum artık. Biraz da bana ilham versenize. Ama sadece ilham vermeyin. Başka bir şeyler getirin ansızın. Edip Cansever gibi Monet tablolarıyla yarıştırmayın sakın. Kimse yarışamaz Monet ile. Çok kişi yazmış. Yazmış, ama hiç biri Cemal Süreya gibi yazmamış onu. Bazen aşkı anlatmak mı yoksa "aşk"ı anlatmak mı daha güzeldir onu ben bilemem. 117 şarkılık liste arasından "O" şarkı mı çıktı? İşte bunu anlatın bana. Bana çıktı ama ben anlatamıyorum. Anlatsam paylaşamıyorum. Gerçekten "gerçek ve lirik bir dostluk" nasıl diyebiliyor şaşırıyorum. 3 şair, yüzlerce şiir, bir kadın. Geç gel diyince apartman girişinde oturup beklemek gibi bir şey olmalı sanırım. Herkesin bir zen objesi vardır. Benimkini bilmeyen kalmadı. Ama o 3 adamın durumunda çok daha farklı. Hele ki o obje Tomris Uyar ise. Birini ne kadar çok seversin de saati sorunca "Onu o geçiyor" dersin? Sana saati tamir ettirmeni söylerlerse gerçekten tamir edilir mi o saat? Ya da doğrusu etmemek midir? Bozuk saat bile günde iki kere seni gösterir. Eskiden aşk varmış, aşk şarkıları, aşk şiirleri. Kadınlar el üstünde tutulurmuş, toplumun dışında değil. Mektup yazılırmış, sosyal medya denilen kabul edilme ihtiyacını karşılayan bu canavar yokmuş, insanlar tanımadıklarına hakaret etmezmiş. Muhallebi yenilirmiş, inanabiliyor musun? Muhallebi! Yağmur yağınca kaçılmazmış, altında sarılınırmış. Belki uzun süre sonra ilk defa önemli olan iç güzellik oluvermiş. Sonra teknoloji diye bir şey çıkmış çocuklar. Ne Cemal'in şapkalı adamı, ne de Özdemir'in Lavinia'sı kalmış. Mavi bir huy olmaktan çıkıp tekrar bir renk olmuş. Çiçekler fotoğraf çekmek için, duygular göstermek için. Bazen karşı penceredeki gizemli kadını sadece merak etmek gerekir. Sol perdeyi açıp ayı içeri almamak. Varlığıyla mutlu olmak. Keşke romantizm ölmeseydi be. Sabahattin Ali gibi şiirin "o" nun yüzü olduğunu yazsalardı tekrar alt dudaklardan bahsetmek yerine. Ya da ben 30 yıl erken doğsaydım. Apartmanın önünden kalkarken aklımda hala tek bir soru: O sana gitme dedi ama, neden gittin Lavinia?

Saturday, 14 March 2015

?

There is freedom waiting for you,
On the breezes of the sky,
And you ask "What if I fall?"
Oh but my darling,
What if you fly?

Erin Hanson

kimim

Belki bağım bile olabilecek Sabetay Camiinin dışındaki mezarlara bakıyorum. Saklanmış 6 köşeli yıldızlar ve yıllar önce ölen birini anmak için oyulan mermerden papatyalar. Toprağın altına inip kendi köklerimi bulmak istiyorum. Belki o sırada 6 milyonla karşılaşırım, insanlık için özür dilerim onlardan. Ne olduğumuzu bilmek istiyorum. Yunanistan'ın ortasında ama hiç bir zaman tamamen kabul edilmemiş. Dedemi Naziler dövmüş zamanında. Türkler de itip kakmış uzaktan, "Türk değilsiniz siz! Müslüman Yunanlısınız!" Okyanuslar uzakta, Okyanusya'da bile asla tam olarak topluma girilememiş. Annemin dedesi Balkan Savaşlarında savaşmış. Balkanlıyız demişiz, yıllar sonra bir adam gelip 100.000'imizi öldürmüş, sonra da Hague Hilton'da yaşamış mutlu mesut, küçük kızlara gülümseyerek. Ama ben artık küçük kız olmak istemiyorum. Köklerimi bilmek istiyorum. Ermeni de olsam, Yunanlı da olsam insan olarak kabul edilip artık kimsenin ölmesini istemiyorum.

Tuesday, 10 March 2015

Ayda oturan kedi

Once çıngırak sesleri, sonra sağlıklı yumuşak tüyler. Sarıldım sana ayların özlemiyle, evin içinde gezdiriyordum. Ben doyamadan yine elimden aldılar. Geriye bir tek gözyaşları kaldı. Sen uzaklaştın ve yok oldun, bende uyandım. Kimse anlamıyor ama gerçekten hala içim acıyor. Özlüyorum seni, ayda oturan kedi.

Sunday, 8 March 2015

monolog

Anlamadığım çok şey var. Neden kahve uyanık tutar? Neden hep en güzel şeyler yasak olanlardır? Neden klon değilim? Hiç olamadım aslında. 96-girl-default dosyasını yükleyemediler bana asla. Türkçe pop kısmını kaçırmışım. Yanlış yüzyılda yanlış topluma doğduğumu düşündüm hep. Fransız ihtilali zamanı doğsaydım da bende Versailles'a yürüseydim. İstanbul'un göbeğinde high tea. Ailecek olmamışız biz. Yanlışlıkla olmuşuz. Hazırlık yapılırken içilen kahve gibi. Mesela su kayağı çok saçma eğer Musa değilsen. Hayır bir kere deneyip yapamamamla alakası da yok.

Hepiniz boş konuşuyorsunuz.

Evet o elbise mavi siyah. Evet balıkla beyaz şarap içilir. Bazen her şeyi görmek için bütün perdeleri açmak gerekir. Haftalardır benden saklanan ayı sol perdemde buldum. Hem içeride çalan Queen'i hem de odamda çalan Orange Sky'ı sevemez miyim? 70 lerde bütün erkeklerin sesi inceymiş.

Hayır statülerden oluşmuyoruz. İster bir şeyin modelinde president ol ister su balesi şampiyonu, asla onlar ile "var" olmuyorsun.  İnsanlar sevdiği şeylerle varolmalı, geldiği yerlerle değil. Ama asla bu sevdikleri şeyler onlara karşı kullanılmamalı. Mesela Mina kim? dendiği zaman eğer şu lise hayatım boyunca yaptığım bikaç şeyle anılırsam yazıklar olsun bana. Ne kadar çoğu kişi anlamasa da hırstan ve pozisyondan önce kişilik gelir. Popülarite ise sadece bir kelime. Ne düşündüğünü ve gerçekten kim olduğunu ifade edemezken ne işe yarar tonla arkadaş?

Öyle bir noktaya gelirsin ki, önemli olan gittiğin yerler, yediğin şeyler değildir. Asıl önemli şey olduğun insanı ifade etmektir.

Cozy Evening playlistini gündüz dinleyince umarım bana kızmazlar.

Patatesin üstüne ketçap sıkmayın. Mina kim ki?

Wednesday, 4 March 2015

j'accuse

Satie'nin albüm kapağında Paris Street, Rainy day var. Gustave Caillebotte ölmemiş olsa bana verir miydi o tabloyu acaba. Chicago'daymış gerçi. Başka da bir şey yok Chicago'da. Sanırım bundan sonra tablo olmaya karar verdim. Mutlu bir anımı bulurlarsa dondursunlar. Benim de arka planım Gare Saint-Lazare olsun. Yıl ise 1877. Haussmann binalarının önünde pek tabii macaron yiyebilirim eğer tablo için gerekli olan buysa. Emile Zola yine eleştirsin beni, moron yerine koysun tablodaki bakışımı ama "accuser" etmesin bu sefer gazete manşetlerinde. Ama tek şartım Erik Satie çalsın o tablonun sessizliğinde. Piyano tuşlarına dokunsun sessiz sakince. Sadece o tabloyu, benim tablomu, görmek için gelenler duysun o müziği. Müzeden çıktıktan sonra bile o soğuk Paris akşamında kulaklarında 3 Gymnopedies çalsın. Düşünsünler, siyah beyaz bir makinadan nasıl çıkıyor bu sesler. Sonra birisinin yaptığı espiriye gülerken birden unutuversinler tablomu. Ilık bir pazar akşamı hafif rüzgar kapı aralığından girerken düşünsünler o asla anlam veremedikleri melodiyi, bende bitiririm bu sırada macaronumu.

Monday, 2 March 2015

Oxygen

"Congratulations Mina, you're an indie movie character. You're a daisy with legs!"

Yes, I do live life fearlessly and am courageous enough to do stuff that normal people don't. I do have my soundtracks playing on and on even if it's only in my head. I do expect organized burglary when I'm in a bank. I do want birds to fly over my head and I do want Louis Armstrong to start humming melodies when I'm by the lake. I do want it to rain and I do want to get wet because of it. I do want to be in the middle of a snow storm because where is the fun if I'm all tucked up in bed while it's happening? Life isn't only black and white so why should clothes be? I do eat whatever I want and act as if I'm being filmed by Godard on a windy Paris evening while eating eclairs because where is the point in hiding your emotions when you can live them to the fullest? Where is the point in keeping your expressions and reactions in a box? If they call me a drama queen for expressing every single emotion I ever have, so be it!

Because life isn't going clubbing or getting drunk on cheap booze, life is quality wine with quality conversations or just green tea by the seaside or just anywhere you can breathe actual pure oxygen in and honestly say "I'm alive!"

They say it's not always sunshines and daisies and butterflies but if you actually look closer, it is. Because no matter how heartbroken, sad or devastated you are, the sun will come out tomorrow.

If all this makes me an indie movie character, so be it, because that's how I live my life, even if it's not directed by Woody Allen.

Sunday, 1 March 2015

“I have learned that if you must leave a place that you have lived in and loved and where all your yesteryears are buried deep, leave it any way except a slow way, leave it the fastest way you can. Never turn back and never believe that an hour you remember is a better hour because it is dead. Passed years seem safe ones, vanquished ones, while the future lives in a cloud, formidable from a distance.” 

-Beryl Markham

Sunday, 15 February 2015

az önce mango kesmeye çalışırken aklıma geldi. sanırım en sevmediğim insan tipi kendi küçük dünyasında yaşayıp asla dışarıda olanları umursamayanlar. kendi küçük ilişki geçmişine ya da romantik komedi dizilerine asla herhangi bir politik olaya vermediği dikkati veren veya nerede brunch yapıcağını düşünenler. adı üstünde geç-miş. eğer geçmişime takılı kalsaydım chicago'da olurdum. umarım o insanlar hala bunu yapmaya hakları varken bazı şeyleri fark edip başkaldırırlar, tepki verirler.

çünkü dediğim gibi, siz dizi izliyorsunuz, ben mango kesiyorum, onlar ise gencecik masum bir kızı.
papatyalar masum derler hep.
papatyalar yüceltilir, beğenilir, uzaktan sevilir ve hatta belki de fotoğrafı çekilip instagrama konulur. sonra da belki fark etmeden 2-3 tanesini ezerek çıkılır o bahçeden, bir kere bile arkaya bakmadan. günün sonunda ise eve mutlaka bir buket kırmızı gülle dönülür.
güller güzel değildir bile.
ama gülün verip papatyanın veremediği bir şey vardır ki zaten önemli olan budur.
güller güzel kokar.
papatyalar güzel kokmaz.
zaten kim sever ki masumiyetin kokusunu, onun yerine şehvet varken?
"who would really choose a daisy in a field of roses?"

Saturday, 14 February 2015

sunshine

everyone is temporary. after the day ends, after the sun goes down and the seasons change and maybe your hair is lighter or shorter and you weigh a bit less and maybe you now want to study politics instead of law and you have a tattoo and live in a different place and maybe prefer green tea instead of camomile whatever that change is, after the nightfall you’re on your own. that’s why firstly you have to accept the fact that whatever you do, you do it for yourself. don’t force your friends to set dates up, don’t change your schedule so that you can see him for 10 minutes, don’t manipulate your brain into wanting something you don’t want, don’t change yourself, don’t change your personality for anyone but yourself, but also don’t be afraid to say whatever it is that’s bugging you, don’t be a coward be courageous and if you have the power to change something, do it. make a total fool of yourself and never apologise for something that you did with passion because the most important and the only rule of life is that you can’t love anyone else if you don’t love yourself.

Wednesday, 21 January 2015

daisy

and if you don't like me
as i do you
i understand
because who would really choose a daisy
in a field of roses?

julie martinez

muz

fosforlu çubuk tarçınlar ve köpek tasmaları geçer önce yanından. sen henüz turuncu armutlara mı yoksa mavi muzlara mı dahil olduğunu anlamadan gece olur birden. solundan gelen denizin sesi adımlarını sessizleştirir. gözlerini kamaştıran ayın parlak ışığının altında ise herkes aynıdır aslında. ve belki şu materyalist dünyada ilk ve son kez o an gerçekten önemli olan "iç güzellik"dir.

Tuesday, 20 January 2015

fincan

10 saniyelik deli cesareti istiyorum. istediğim her şeyi bağırıp her şeye yorum yapmak. belki o zaman bilinçaltımdaki psikonevrozlarım beni terk eder. insanların değerini asla kaybetmeden anlamıyorum. bir insanı kaybetmeden istemiyorum. sadece elde edemediğim şeyleri istiyorum ve sonra tabiki de tek başıma oturup tek başıma aynı benim gibi yalnız bir yazarın tek başına yazdığı bir kitabı okuyorum. acaba sayın minnie mouse da mickey mouse la tanıştığı anda anlamış mıydı ruh eşi olduğunu yoksa onun başka sıçanlar tarafından alınıp götürülmesini mi beklemişti bilinçaltı, minnie'ye onu gerçekten istediğini göstermek için. gözlerim papatya, kulaklarım çay fincanı oturmuş asla gerçekleştirmeyeceğim senaryoları hayal ediyorum ve sonra "ya gerçekleşirse?" diye korkuyorum. çünkü biliyorum ki şu hayatta tek istediğim elimdekiyle mutlu olmaktır. daha fazlasını aramamak, ararken onu kırmamak. bunun baskısının yavaş yavaş beynimin üstüne oturmasını hissediyorum, o çok sevdiğim papatyaları gözlerimden çıkarıyorum ve kulaklarımı gerçekliğe açıp asıl korktuğum şeyi fark ediyorum: "peki ya gerçekleşmezse?"

Monday, 28 October 2013

Gizlilik?

Şu an Bastille- Pompeii eşliğinde bu postu yazmaya başladım. Bugün nedense kafama takılan şey, asla bir şeyleri gizli tutamamam oldu. Sosyal medyayla içli dışlı olmaya başladığım zamandan beri, yani yaklaşık 4 yıl falan oluyor, bir çok gizli tumblr/blog işine giriştim. "Kimse görmesin, sadece gün içinde istediğim şeyleri yaziyim" isteğiyle başlasa da sonra bir bakmışım tanıdığım 3 kişi followluyor. Sonra da insanın yazası gelmiyor zaten, klasik tumblr olayıma dönüyorum, film sahneleri falan filan.

Herkesin her şeyini herkese açtığı şu 2013 yılında gizlilik diye bir şey kaldı mı ki? Şimdi sanki sen 60 yaşındasın da eskiyi çok biliyosun triplerine girmeyin (eğer okuyan varsa). Böyle değildi ki eskiden. Bir insan değil başkasının gizli bloğunu bulacak, sabah yediği nutellalı krebi paylaşmak zorunda hissetmezdi kendini. Bu yazıyı yazarken, bu insanları eleştirirken amacım kesinlikle ezmek falan değil. Bende arada yapıyorum bunları. Ama insan sormadan edemiyor: Bu insanların saklayacak hiç mi bir şeyi yok? Ya da istedikleri kısımları o kadar iyi saklıyorlar ve dışarı o kadar çok şey gösteriyorlar ki biz fark mı etmiyoruz? Umarım ikinci kısımdır. Çünkü şu anda 17 yaşında olup bir günde 60 yaşında bir kişinin 1 haftada anlatacağı anıyı instagramlayanlar var. Buna karşı mıyım? Hayır! Kesinlikle değil. Ama çok hızlı yaşamıyor muyuz sanki hayatı? Belki de şimdiden filozof, aktivist veya yetişkin olmaya çalışmak ilerde en çok pişmanlık duyacağımız karar olucak. Bazı şeyler de sana kalsın. Herkes bilmesin olmaz mı?

Bu yazıyı kesinlikle teyze nutuğu olsun diye yazmıyorum. Ama ben az da olsa herkesin biraz gizliliğe ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Size gidin gizli tumblr açın, günlük yazmaya başlayın demiyorum. Asla beceremediğim ve yapabilenlere çok özendiğim bir şeydir günlük yazmak. Konuya dönersek, annenizle yaptığınız derin konuşmayı göstermek için o türk kahvesi fincanının fotoğrafını çekmeyin mesela. Ya da ille bir şeyi seviyorsunuz, o fandom dasınız diye göstermek için alakalı alakasız her şeyini paylaşmayın. Çünkü öyle yaptığınızda size gerçekten ifade eden bu şeylerin başkasının aynadan çektiği fotoğrafından farkı olmuyor. Bazı şeyler de size kalsın.

(Son olarak, önceki postumdaki "boykot" um tamamen devam etmese de yine de hayatımdaki her şeyi expose etmemeye özen gösteriyorum. Daha çok hoşuma giden çektiğim fotoğrafları paylaşıyorum.)


M


Tuesday, 8 October 2013

gizli kapaklı

neden bilmiyorum ama bu aralar instagram/twitter/facebook tarzı sitelerden hiç bir şey paylaşasım gelmiyor. neden size ne yaptığımı/yediğimi/aldığımı/kimle olduğumu göstermek zorunda hissediyim ki. ben yaşadığımı göstermek istediğim bir kareyi paylaşıp sizden ucuz bir beğeni aldığımda hayatımda ne değişecek? hiçbir şey. ya da o an ne izlediğimi/dinlediğimi tweetlediğim zaman sizin bunu görmeniz bana ne kazandıracak? hiçbir şey. bu yüzden bundan sonra, ne kadar devam eder bilmiyorum ama, o tarz sitelere bir şey paylaşmamaya karar verdim. bu bloga da yazdığımda kimse görmüyor zaten o yüzden sayılmaz hihih

tumblr'im bana yeter de artar <3

bai

Sunday, 29 September 2013

şükretmek

Şükretmek belki de bütün insanların yapması gerekip yapmadığı tek ortak harekettir.
Sahip olamadıklarımızla o kadar meşgulüz ki elimizdekilerin hiç bir önemi yok gibi davranıyoruz.

Sizi suçlamıyorum.
Bende öyle davranıyorum.

Bir insanın en çok sahip olmak istediği şey belki de benim için değersiz, basit bir şey. Belki de benim çok istediğim şeyler başkasına hiç bir şey.
Ama bilemem.
Bi
le
me
yiz.

değer bilmek çok mu zor
evet.

şu an durup dururken aklıma geldi bu. ben odamda macbook pro'mla oturmuş müzik dinliyorum. dünyanın başka bir kıtasında, ya da türkiyede, ve hatta istanbulda bir çocuk bırakın mac book pro'yu, bir tabak sıcak yemeğin hayalini kuruyor. belki şu an bu yazıyı yazmak yerine sokakta olsam bi işe yarardım.

sen. evet sen. evde sevdiğin çocuk sana bu hafta iphone 5inden niye mesaj atmadı diye düşünüp makaron yiyip bi yandan güneşi beklerkeni izleyen kız. belki sende 5 dakikada bir "yokluğun acı veriorrrrr" tarzı tweetler atmak yerine bir işe yaramaya çalışsaydın hayat belki bir, belki yedi, belki de on kişi için çok daha güzel olurdu.(kendimi saymıyorum bile)

sana hiç gelmek bile istemiyorum facebook üzerinden dünyayı kurtarıp, her gün değer bilmek üzerine mevlana sözleri paylaşıp iki saat sonra "aşşkımmla bodrumdayızzzz" fotoğrafları paylaşıp hiç bir boka yaramayan orta yaşlı kadın. resmen olay çıksın da hiç bir işe yaramadığım hayatımı internet aktivistliği yapiyim diye bekliyorsun.


yanlış anlamayın.

ben bunların hiç birini yapmıyorum
çok cici kızım
ben hep yardım ederim
her gün şükrederim
gibi bir durum yok.



ama demek istediğim şey:

bence hepimiz biraz şükretmeliyiz.

<3


Friday, 28 June 2013

Je vois la vie en rose

Sarkilarin insanlari kovalamasi mumkun mudur bilmiyorum, ama benim umrumda degil. Onceleri dikkat etmemissem bile fransizca konusmaya basladigimdan beri "la vie en rose" beni birakmiyor. Nereye gitsem o ses, o huzunlu melodi. Dusuncelere daldigim onemsiz bir anda birden duyuyorum. Ne dusundugumun veya saatin onemi olmadan. Bir insani bir sarki nasil bu kadar etkiler diyebilirsiniz. Umrumda olmaz. Tam su an ben bu yaziyi yazarken asagidan Grace Jones versiyonunu caldilar. Gercekten inanilmaz. Sevdigim insanlarla bir yerdeyken calmasi bana adeta "Hayatin cok guzel Mina, degerini bil!" demek icin. Eger sizinleysem ve caliyorsa, bilin ki sizi seviyorum. Sanki dogdugum anda istek sarki vermisim gibi. Belki hayatimin sarkisidir. Belki de beni olene kadar takip edecektir. Ve yaslandigim zaman hayatimin gercekten de "la vie en rose" oldugunu anlamami saglayacaktir. O zamana kadar sanirim bu anlam veremedigim takibin tadini cikaracagim. Bu yaziyla buyunun bozulmamasi dilegiyle;

"I hear it when I'm sad,
And especially when I'm glad:
I hear la vie en rose."