Saturday, 25 December 2010

Gelecek bir gün gelecek.

Şu an laptopum kucağımda. Ayağımda siyah üstüne kahverengi köpekli babet terliklerim. Yatağımda oturuyorum. Saat 22.59, düşünüyorum, belki şuan dışarıda bir yerde bir insan üzülüyor. Belki benden tam 56789 km ileride bir yerde bir bebek doğdu. Çok yaşa, belki benden 780 km ileride bir yerde biri hapşırdı… Ama ben bilmiyorum. Belki tam şu anda biri öldü. Birileri öldü, ama birileri de doğdu. Belki tam şu anda geleceğin en ünlü sanatçısı doğuyor. Belki ileride tanışacağım biri doğuyor. Biz evimizde otururken geleceğimiz temellerini atıyor. İleride karşılaşabileceğimiz insanlar doğuyor. Ama biz bunları bilmemeliyiz. Gelecek önceden bilmeyip anı yaşamalıyız.

Friday, 24 December 2010

Yeni yeni anlıyorum o lafın nedenini... Amaç ülkeyi büyütmek falan değil. Düşünceyi büyütmek. Hangi düşünceyi? Dinci düşünceyi... Örneğin bir aile, ama çok muhafazakar bir aile... 3 çocukları var. 8 sene önce en küçük çocuk 11 yaşındaydı mesela. Hep zorla yetiştirildi, çok sıkı tutuldu. Kısaca o 8 yıl içinde çocuğun aklına din sokuldu, ama gereğinden fazla ölçüde. Kardeşleride öyle yetiştirildi.
Halkımıza "cahil" diyoruz geçiyoruz ama aslında olay orada bitmiyorDüşüncenin yaygınlığında bitiyor. Cahil olmak da değil bu. Yalnış düşünceyle yetiştirilmek. Peki ya suç kimde? Bilinmiyor. Bence önce halkımızın kapıldığı yalnış düşüncelere bakalım. Ayrıca 8 sene önce 11 yaşında olan nesil şimdi kaç yaşında? Şimdi kim oy veriyor: onlar, o düşünce.

Rüya..?

Hani uyurken bir an gelir, karanlıktan ve gölgelerden korkarsınız. Terlersiniz ama yorganı atamazsınız, yastğın soğuk tarafına da dönemezsiniz. Korkarsınız. Neyden mi? Dolabınızın yanındaki karanlıktaki canavarlardan. Ya da hayal gücünüzden. Saatin kaç olduğunu düşünürsünüz. O anda mühendis kesilirsiniz. Panjurun açık olan kısmından gelen güneş ışığının açısına göre saati hesaplarsınız. Belki evdeki herkes uyuyordur. Gece 2 dir. Ya da az sonra saat 6.30 olacaktır, alarmınız çalacaktır. Kafanızın içinden bunlar geçer, ya yavaş yavaş uykuya dalarsınız. Ya da kendinize göre o an, dünyanın en cesur hareketini yapıp öbür tarafa dönersiniz. Aman dikkat, ayağınız da yataktan çıkmasın, yoksa aşağıdaki canavarlara kaptırırsınız. Bir an gelir, bütün o korkuları unutursunuz, saati umursamazsınız, ayağınız mı? Çoktan dışarıdadır. Soğuk taraftasınızdır, ya da hissetmezsiniz, neden mi? Çünkü rüyadasınızdır. Düşüyorsunuzdur, yatak 360 derece dönüyor gibi hissedersiniz, arkadan sirenler çalıyordur. O an hiç bir korunuz umrunuzda olmaz, doğrulursunuz, tam kurtuldum derken gözlerinizi açarsınız. Aslında düşmüyorsunuzdur, anneniz sizi uyanın diye hafifçe sarsıyordur, ve arkada sirene benzeyen alarmınız çalıyordur. Ancak siz kendinizi çok cesur hissedersiniz, çünkü sizi kovalayan polis arabalarını atlatıp 360 derece taklalarla bir yerden düşmekten kurtulmuşsunuzdur.

Orijinal olun!


Neden herkesin aynı beyaz arkaplanda çekilmiş, dudakları büzülmüş, kaşları çatılmış fotoğrafları var ki? Bide minnie tacı, özelliği ne anlamıyorum. Tamam, bende de var ama her fotoğrafda onu takmıyorum. Güzel olmuyorsunuz demicem oluyor olabilirsiniz ama biraz orjinal olun. Aynı şeyi yapın ama arkaplanı değiştirin. Arka plan aynı olsun ama farklı bir poz yapın. İlle herkesin yaptığını yapmak zorunda değilsiniz! Siz eğilip birbirinizi sırtınıza almayın, yan yana poz verin. Bırakın insanlar garipsesin, takmayın. İlle belli bir yere gitmeniz gerekmiyor. Heryerde farklı şeyler yaratabilirsiniz. Yeter ki isteyin. Orijinal olun, kendiniz olun.

Monday, 20 December 2010

Londra...

Londra en huzurlu yer bence. Şu an tek isteğim Londra'daki yağmurdan ıslak olan sokaklarda yağmur çizmelerim ve puantiyeli eldienlerimle yürümek. Beni tanıyan bilir ileriki hayallerimi. Saint Martin's hayallerimi. O sokaktan yürüyüp undergrounda girip buskerların yanından geçmek, takılmak, izlemek onları saatlerce... Sonra devam etmek, Charing Cross da inmek metrodan, Covent Garden'a kadar yürümek. Oturmak o "her zamanki pizzacım" da. Margharita yemek. Gitar çalan o insanları, şarkı söyleyen kadınları izlemek. Sonra devam etmek tekrar metroyla... Bakerloo'da inmek, hide park'a yürümek. Hard Rock cafe de bir şeyler içmek. Sonra karanlık olunca tekrar boş sokaklarda üşüyerek yürümek... Londra varya, benim için budur işte...

Saturday, 18 December 2010

Müzik

Müzik aslında çok farklı birşey. Müzik bir derdin, sıkıntın olduğunda kafandaki dertten seni alıp uzak diyarlara götürebilecek. Seni mor karla dolu tepelere veya çilek tarlalarına götürebilir. O anda bağırarak şarkı söylemek istersiniz ve kimsenin sizi durdurmasına izin vermek istemezsiniz. Aşk şarkıları da vardır o an sizi bir aşk filmindeki romantik bir sahneyi izliyormuş gibi hissettirebilir. Belki üzülürsünüz ama şov devam etmeli dersiniz. Bazen bir şarkı sayesinde 70lerde bir genç gibi hissedersiniz ya da bir anda asi olmak herkese kafa tutmak istersiniz. Bir şarkı ille birini içermek zorunda değildir zaten, bir anda yavaş ölümü anlatan modundan hızlanıp sizi yaşam sevinciyle doldurabilir. Müzik budur işte. Aynı anda belki yüzlerce, belki milyonlarca duyguyu hissetmektir. Bu aslında muhteşemdir. Tabii müziğin iyisi ve kötüsü vardır. Zaten tarzınız olan müziği anlarsınız. Dinlediğinizde hayal edersiniz. Bir şarkı için trilyonlarca hayal kurulabilir. Her insan onu farklı yorumlar. Bir şarkıyı duyduğunuzda "işte bu" dersiniz ya hani, sizin için müzik budur. Benim için müzik de gelmiş geçmiş en güzel grup ve kesinlikle unutulmayacak olan Queen'dir.

Friday, 17 December 2010

Gerçek...


Başka insanların fotoğraflarını çalarak insanları kandırabileceğinizi mi düşünüyorsunuz? Yanılıyorsunuz. Sahte profiller açmak ile hiçbirşey değişmiyor sadece kendinizi kandırıyorsunuz. İnsanların sizi kim olduğunuz için sevmesine izin verseniz, bir kerecik doğruluğun kazanmasına izin verseniz kendiniz de anlayacaksınız. Çünkü kandırdığınızı düşündüğünüz insanları bir süre kandırabilirsiniz ancak kendiniz gerçek kimliğinizden ne olursa olsun bir an bile sıyrılamazsınız. İnsanları kandırmayı başarmış bile olsanız er geç gerçek ortaya çıkacaktır. Bu yüzden ne olursa olsun, kendiniz olun.

Thursday, 16 December 2010

Wednesday, 15 December 2010

Cumhuriyet...

Bir evin sağlam olması için herşeyden önce temellerinin düzgün atılması, tuğlalarının tek tek özenle konulması gerekir. Yoksa en ufak bir sarsıntıda, ev yıkılır. Evin eskisi gibi olması ise çok zaman isterç Evin hiç yıkılmaması için ise en dayanıklı ve en kaliteli malzemeler gerekir. Böyle evleri de zaten her mimar yapamaz. Güç sarfedilmesi gerekir. Aynı bir kelebeğin kozasından çıkması gibi. Oraya hapsolduğunu düşünür ancak umudunu yitirmez ve sonunda cumhuriyet kelebeği kendini özgür bırakır, üstüne koza örmeye çalışanlara aldanmadan git gide büyür. Onun süresi dolduğunda ise endişelenmez çünkü daha bir sürü yavru kelebek onun izinden yaptıklarını ilerletmek için bekliyordur. Hiç bir zaman yılmazlar, yılmamalılar. Uçmaya çalışan bir kuşa benzerler. Ben ülkemizi bir kuşa benzetiyorum, uçan bir kuşa. Yükseklere doğru ilerlemeye çalışıyor. Kalbi ise hızla atıyor, kalbini cumhuriyet gibi düşünüyorum. Kanatlarını hızla çarpıyor, onlar ise özgürlük. Aynı zamanda bağırıyor, kendini ifade edebilme hakkı olan gagasıyla. Kalbinin en küçük yavaşlayışında, kanatları ağırlaşıyor, gagasını bantlıyorlar. Çünkü Cumhuriyet olmayınca ne özgürlük oluyor, ne de kendini ifade edebilme hakkı...

Monday, 13 December 2010

Savaşın amacını gerçekten anlamıyorum.Ülkeler kendi ülkelerindeki şeylerle yetinemiyorlar mı? Hem barışçılız diyorlar hemde öbür gün haberlerde bombaladıkları ülkeleri görüyoruz. Bu böyle süremez! Sanatçılar da kendilerini yansıtıyor, ama bence farklı şeyler yapılmalı. Bu şeyleri yapanları kimse yargılayamıyor mu? Kimse mi karşı çıkamıyor savaşa? Give peace a chance diyorum.


Sunday, 12 December 2010

Saturday, 11 December 2010

Mutluluk...

Mutluluk, herkese göre değişir diyerek klasik bir giriş yapmayacağım. Çünkü mutluluk hep aynıdır aslında. Sadece bize geliş yolları farklıdır. Bir iş adamı siyah kilitli çantasının içinde 20.000 var diye mutludur belki, ama kartpostal satan çocuk ise 1$'a zor sattığı için mutldur. Sonuçta ikiside mutludur!

Farklı Olmak...

Farklı olmak nasıl birşey ki aslında? Çok farklı birşey. Falan. Aslında her türlü deliliği yapmak isteriz ama kendimize güvenmeyiz. Ya başka insanlar ne derse? "Umursamam ben ya" falan diyorsunuz belki ama umursuyosunuz işte. İstediğim gibi giyinirim farkı olurum diyoruz ama olamıyoruz ki. Örnek: ingilizce dersleri. Herkes aksanlı konuşabilir, mesela ben gitsem Amerikaya veya İngiltereye gitsem ingiliz aksanı konuşurum ama sınıfta "ay kaant" diyeceğime kendimi "ay kent" demek zorundaymış gibi hissediyorum. Ama ne olursa olsun bence farklı olmak çok güzel çok magnifique. Bana göre farklı olmak demek, Venedikte insanların bakışlarına aldırmadan kırmızı üstüne beyaz puantiyeli eldivenlerimle ya da Ürdünde turumuzdaki insanların bakışları altında yeşil beyaz çizgili ve üstünde yeşil kurdeleleri olan çoraplarımla dolaşmaktır. Bu yüzden... Farklı olun!

Friday, 3 December 2010

Sunday, 28 November 2010