Saturday, 26 February 2011

Thursday, 24 February 2011

Sunday, 20 February 2011

Wonderland.

Bazen benim de bir ingiliz çardağında beni bekleyen lordumdan kaçıp bir çukura düşüp, konuşan bir kediyle tanışasım var. Kendi kedim konuşuyo aslında ama neyse. Benimde bir wonderland'de olasım var. Çok uzaklarda... Hiç birşeyin önemli olmadığı bir yerde olasım var. Deli bir şapkacıyla tanışıp, yine kendi gibi deli arkadaşlarıyla çay içesim var. Takıntılı bir kraliçeyle acımasız bir oyun oynayasım var. Kısaca benim de bir wonderland de olasım var. Hangi yolu seçtiğinin önemli olmadığı bir yerde. Nereye gidersen git yeni bir şans, yeni bir hikayenin çıkacağı bir yerde. Her hikayenin farklı kapıları açacağı, her kapının ise farklı dünyalara çıkacağı bir yerde.

Thursday, 17 February 2011

Küçük balık yoksa büyük balık da yok!

Seninki kaç santim? - Greenpeace: "2050’de dünyadaki balık stokları tükenecek. Denizleri hala sonsuz bereket kaynağı olarak görüyorsanız çok yanılıyorsunuz. Büyük balıkların %90’ı çoktan yakalandı. Toplam balık stoklarının %60’ı bitti. Gerı kalan %40 ise 40 yıl içinde son bulacak. Balıkların bittiği gün deniz yaşamı da bitecek."

Son zamanlarda gerçekten dünyanın durumuna ben de endişelenmeye başladım. Sonra girip Greenpeace de okudum. Gerçekten, insanların inandıkları 2012 gibi batıl inançlar yüzünden değil; küresel ısınmadan bitecek dünya. Eğer böyle devam ederse 2050'de balık stokları tükenecek.

Wednesday, 16 February 2011

^^

Bazı insanlar tanıyorum, her şeyde üzülüyorlar, ağlıyorlar. Bence canımızı sıkan bir insan olduğunda en iyisi umursamamak. Gülüp geçmek. Bu yüzden bence, hep fotoğrafımız çekiliyormuş gibi poz vererek dolaşalım, yani gülümseyerek! Çok garip olurdu aslında. Sürekli sizinle birlikte bir fotoğrf makinesi dolaşması. Eğer öyle birşey olmasını istemiyorsanız, kıçınızı kaldırıp gülümseyin. ^^

haveadream&makeitreal

Nedense bu şirin resim çok hoşuma gitti. Keşke gerçekten hayallerimizi böyle gerçekleştirebilsek...

P.Sherman 42, Wallaby way, Sydney.


I shall call him Squishy, and he shall be mine. And he shall be my squishy.


Your son Chico?
He's lost his son, Fabio.
His on, Bingo.
Poor Rocko.
Not much fun for little Harpo.
Bye, Elmo!

Harry Potter vs. Twilight?!

Harry Potter'ı ilk fimden beri izliyorum. Severek izliyorum. Çoğu filmini birden fazla kere izledim. Twilight'ı da izliyorum, her kitabını da okudum. Ama bence Harry Potter serisi ve Twilight serisi karşılaştırılamaz. Farklı türler. Harry Potter macera ve gerilim. Twilight'a ise gerilim ve macerayla alakalı tek bir şey yok. Twilight tam bir aşk filmi. Harry Potter'daki mizah anlayışı ise Twilight'da kesinlikle yok. Bence Harry Potter, gelmiş geçmiş en iyi sihirbazlıkla alakalı seri olabilir. Twilight'da güzel. Ama karşılaştırılamaz.





Tuesday, 15 February 2011

Kediyi Anlamak Zordur.

Kedileri anlamak zordur. Evet. Çünkü beni de anlamak zordur. Bir kedi size bakarken aslında gözlerinize o bakışını atıp sizi hipnoz edip beyninizden geçenleri okur.

Monday, 14 February 2011

Make a Stranger Happy Day!


Tarihini henüz belirlemedim, ama bir gün yanımda bir arkadaşımı alıcam. Caddede yada başka bir yerde, hiç tanımadığım bir stranger'ı mutlu edicem. Random bir seçim olacak. Gelen geçen herkese de gülümsiycem. Evet yapıcam bunu. Büyük ihtimalle rezil olucam ama, çaktırmayın *shhh*

One.Day

One Day. I will. Buy. A unicorn. And a cow. And you. All. Will regret.
One Day. You will. Find out. That. Im. A cat. And. You. Will wish. Not. to. Be. A Mouse. In your Second. Life

Tanrım.

Uslu bir kız olursam bunlar benim olabilir mi?

Give me a haha!

Mutuluk bazen nesquikli sütünün bittiğini sandığında, hala biraz kalmış olduğunu anlamaktır.
Mutluluk bazen evden çıktığında nutella yemeyi unuttuğunu fark ettiğin an, tek boynuzlu atının onu getirmesidir.

Biliyorum. Benim beynimin yarısı pembe. Geri kalanı da inek deseninde.

Sunday, 13 February 2011

Pazar

Eveeeet.. Bugün hepiniz ödevleri bitirmeye çalışıyosunuz ama ben 1 hafta önce bitirdim. Yine çok güzel bir tatil çok hızlı geçti ya ben ona üzülüyorum. Ama cok sevdiğim okulum bu 1 haftayı yarın gün yapmış oleeey!! Baştan söyliyim facebook ya da twitterda yarın depresif sözler yazanları anında unfollowluyorum. Yeni bir dönem başlıyo işte tadını çıkarın!

Saturday, 12 February 2011

Ask Tesadüfleri Sever

Gerçekten çok güzel, ve bir o kadar da hüzünlü bir filmdi. Işıklar açıldığında hıçkırıklarım devam ediyordu. Anladığım kadarıyla, kadının ailesi en başta Özgür'ün ailesi yüzünden kaza yaptı, ve bebek yaşadı. En sonda da Deniz, Özgür'ün yüzünden kaza yaptı, kadın öldü. Adam yaşadı. Bir şekilde ödeşmiş oldular aslında. Kadının öleceği zaten beyaz giymesinden, arabayı hızlı kullanmasından ve deli gibi yağmur yağmasından belliydi. Ama bence gayet güzel bir filmdi.

Friday, 11 February 2011

Sevgili siz,

blogunda, twitterda, facebookda önüne gelene laf atanlar.

Öyyyyle havalısınız ki. Sizi cok kıskanıyorum. Tweetlerinizi kopyalayasım geliyo. Hele bide blogunuzda yazıyosunuz ya böyle: çerçeveli gözlük takanları eleştiriyosunuz, fotoğraf çekenleri eleştiriyosunuz, önünüze geleni eleştiriyosunuz. Sanki kendiniz çok süpersiniz. Aah tabii havanıza laf yok canlarım. Çok coolsunuz, çok. İnsanların müzik zevkini eleştiriyorsunuz. Herkesi unfollow ediyosunuz, varya offf nasıl havalı oluyorsunuz off! Başkalarını eleştirmeden önce kendinize bir bakın.

Wednesday, 9 February 2011

Bir de ineğim olsa işte.

Ben kafaya koydum, insanların bana deli diyen tepkilerine rağmen ben alıcam. Evet bir inek alıcam. Me, myself & irene deki gibi bir ineğim olucak. Ha, ama benim ineğimin sütü nesquikli çıkıcak. O yüzden ona her gün çikolata yediricem. Alıcam. Bir gün alıcam. Görüceksiniz hepiniz. Bu da Me, Myself & Irene deki Jim Carrey nin inekle sahnesi-biliyorum pek sevgiyle yaklaşmıyordu hayvana ama...


İşte buuu!

Şu an laptopum kucağımda, ışıklar kapalı oturuyorum. Me, Myself & Irene'i izliyorum. Hani inekli falan ya o film. Ödevlerim de azaldı, tek üzüldüğüm şey ise haftaya okul olması ve uzun bir süre tatil olmaması... Neyse ben filmime döniyim..

Ağlamalı filmler..

Hani filmler oluyo böööyle her dakika üzülüyosunuz, sinemadaysanız ağladığınızı çaktırmıyorsunuz falan. Ben öyle fimlerde çok ağlarım. Gerçi öyle olmayan filmlerde de ağlarım. Bilmiyorum. Toy Story 3 de oyuncakları torbalara koyduklarında ağlamıştım. Ondan sonra, karate kid'de 3. dakikada ağlamıştım. Gossip Girl'de Chuck ve Blair'ın tren istasyonu sahnesinde ağlamıştım. Tutamıyorum öyle zamanlarda kendimi. Bu ara "Aşk Tesadüfleri Sever" var ya hani, cuma günü gidicez ona, bakalım ağlayacak mıyım?

Pat Pat Pat

Sevgili üst kata taşınacak olan komşularımız,
Banyonun yerlerini değiştirmek zorundamısınız? Ya da sabahın köründe, tatilde(!), beni saat 9 da "pat pat pat" diye vurarak kaldırmak zorunda mısınız? Ya da banyomuzun tepesine su damlatmak? Eğer bir sabah daha "pat" larınızla yerimden hoplayarak kalkarsam, çok eğlenicez...

Sevgiler, alt komşunuz.

Tuesday, 8 February 2011

"Ozon kusuruma bakma"

Demin aynanın karşısında saçını yapan annem saç spreyini sıkıyordu,
-Anneee ozon tabakasını deldiğinin farkındamısın? Bırak onu.
-Ayy ozon tabakası kusuruma bakmasın ama ya saçım kötü!


...

Monday, 7 February 2011

İneğim olsa?

Bir gerçek ineğim olsa bööööyle kocaman olsa. Sütü nesquikli çıksa. Evde dolaşsa. Poz verse resmini çeksem. Bazı noktaları pembe olsa. Kulakları büyük olsa. Giydirebilsem. Benimle uyusa. Okula gelse. Facebook'u, twitterı bide formspring'i olsa. Benim olsa. Gerçek olsa?

İsviçrede yaşamak istiyorum.

Sanırım başlık çoğu şeyi anlatıyor: kesinlikle orada yaşamak istiyorum. Daha önce de gitmişim ama hiç hatırlamıyorum. Gittiğimiz yer dünyanın ünlü kayak merkezlerinden biri olan Crans-Montana'ydı. Kayaklarımızı kendimiz taşıyorduk ve kayak yerine belediye otobüsüyle gidiyorduk. Kısaca-magnifique. Orda fransızcamın ne kadar ilerlemiş olduğunu da anladım, herkesle fransızca konuştum. Bir yerde birine yol sorucakken "ou est le café 1900" dedim ve adam bana "english please" dedi. Kısaca-fail. Oradaki şey medeniyetse biz köyde yaşıyoruz; yola adımını attığın anda 20 metre arkadan gelen araba duruyor. Aşağıdaki resim ise odamızdan görülen manzara. O ülkede yaşayıp her sabah kapısının önü karla kaplanmış evimden çıkıp kayaklarımı alıp otobüsle dağa çıkmak, British Bulldog'umu -keşke- gezdirmek istiyorum. Evet. İstiyorum. Bir de otelimizin, café 1900'ün, Meksika Restoranının ve bir de oyun salonunun sahibi olan Phillipe diye bir adam vardı; onu ciddi kıskanıyorum, kasabanın yarısı onun resmen. Eğer elimde olsa yaşamak isteyeceğim yerlerden biri İsviçre olurdu. Keşke...