Monday, 28 October 2013

Gizlilik?

Şu an Bastille- Pompeii eşliğinde bu postu yazmaya başladım. Bugün nedense kafama takılan şey, asla bir şeyleri gizli tutamamam oldu. Sosyal medyayla içli dışlı olmaya başladığım zamandan beri, yani yaklaşık 4 yıl falan oluyor, bir çok gizli tumblr/blog işine giriştim. "Kimse görmesin, sadece gün içinde istediğim şeyleri yaziyim" isteğiyle başlasa da sonra bir bakmışım tanıdığım 3 kişi followluyor. Sonra da insanın yazası gelmiyor zaten, klasik tumblr olayıma dönüyorum, film sahneleri falan filan.

Herkesin her şeyini herkese açtığı şu 2013 yılında gizlilik diye bir şey kaldı mı ki? Şimdi sanki sen 60 yaşındasın da eskiyi çok biliyosun triplerine girmeyin (eğer okuyan varsa). Böyle değildi ki eskiden. Bir insan değil başkasının gizli bloğunu bulacak, sabah yediği nutellalı krebi paylaşmak zorunda hissetmezdi kendini. Bu yazıyı yazarken, bu insanları eleştirirken amacım kesinlikle ezmek falan değil. Bende arada yapıyorum bunları. Ama insan sormadan edemiyor: Bu insanların saklayacak hiç mi bir şeyi yok? Ya da istedikleri kısımları o kadar iyi saklıyorlar ve dışarı o kadar çok şey gösteriyorlar ki biz fark mı etmiyoruz? Umarım ikinci kısımdır. Çünkü şu anda 17 yaşında olup bir günde 60 yaşında bir kişinin 1 haftada anlatacağı anıyı instagramlayanlar var. Buna karşı mıyım? Hayır! Kesinlikle değil. Ama çok hızlı yaşamıyor muyuz sanki hayatı? Belki de şimdiden filozof, aktivist veya yetişkin olmaya çalışmak ilerde en çok pişmanlık duyacağımız karar olucak. Bazı şeyler de sana kalsın. Herkes bilmesin olmaz mı?

Bu yazıyı kesinlikle teyze nutuğu olsun diye yazmıyorum. Ama ben az da olsa herkesin biraz gizliliğe ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Size gidin gizli tumblr açın, günlük yazmaya başlayın demiyorum. Asla beceremediğim ve yapabilenlere çok özendiğim bir şeydir günlük yazmak. Konuya dönersek, annenizle yaptığınız derin konuşmayı göstermek için o türk kahvesi fincanının fotoğrafını çekmeyin mesela. Ya da ille bir şeyi seviyorsunuz, o fandom dasınız diye göstermek için alakalı alakasız her şeyini paylaşmayın. Çünkü öyle yaptığınızda size gerçekten ifade eden bu şeylerin başkasının aynadan çektiği fotoğrafından farkı olmuyor. Bazı şeyler de size kalsın.

(Son olarak, önceki postumdaki "boykot" um tamamen devam etmese de yine de hayatımdaki her şeyi expose etmemeye özen gösteriyorum. Daha çok hoşuma giden çektiğim fotoğrafları paylaşıyorum.)


M


Tuesday, 8 October 2013

gizli kapaklı

neden bilmiyorum ama bu aralar instagram/twitter/facebook tarzı sitelerden hiç bir şey paylaşasım gelmiyor. neden size ne yaptığımı/yediğimi/aldığımı/kimle olduğumu göstermek zorunda hissediyim ki. ben yaşadığımı göstermek istediğim bir kareyi paylaşıp sizden ucuz bir beğeni aldığımda hayatımda ne değişecek? hiçbir şey. ya da o an ne izlediğimi/dinlediğimi tweetlediğim zaman sizin bunu görmeniz bana ne kazandıracak? hiçbir şey. bu yüzden bundan sonra, ne kadar devam eder bilmiyorum ama, o tarz sitelere bir şey paylaşmamaya karar verdim. bu bloga da yazdığımda kimse görmüyor zaten o yüzden sayılmaz hihih

tumblr'im bana yeter de artar <3

bai

Sunday, 29 September 2013

şükretmek

Şükretmek belki de bütün insanların yapması gerekip yapmadığı tek ortak harekettir.
Sahip olamadıklarımızla o kadar meşgulüz ki elimizdekilerin hiç bir önemi yok gibi davranıyoruz.

Sizi suçlamıyorum.
Bende öyle davranıyorum.

Bir insanın en çok sahip olmak istediği şey belki de benim için değersiz, basit bir şey. Belki de benim çok istediğim şeyler başkasına hiç bir şey.
Ama bilemem.
Bi
le
me
yiz.

değer bilmek çok mu zor
evet.

şu an durup dururken aklıma geldi bu. ben odamda macbook pro'mla oturmuş müzik dinliyorum. dünyanın başka bir kıtasında, ya da türkiyede, ve hatta istanbulda bir çocuk bırakın mac book pro'yu, bir tabak sıcak yemeğin hayalini kuruyor. belki şu an bu yazıyı yazmak yerine sokakta olsam bi işe yarardım.

sen. evet sen. evde sevdiğin çocuk sana bu hafta iphone 5inden niye mesaj atmadı diye düşünüp makaron yiyip bi yandan güneşi beklerkeni izleyen kız. belki sende 5 dakikada bir "yokluğun acı veriorrrrr" tarzı tweetler atmak yerine bir işe yaramaya çalışsaydın hayat belki bir, belki yedi, belki de on kişi için çok daha güzel olurdu.(kendimi saymıyorum bile)

sana hiç gelmek bile istemiyorum facebook üzerinden dünyayı kurtarıp, her gün değer bilmek üzerine mevlana sözleri paylaşıp iki saat sonra "aşşkımmla bodrumdayızzzz" fotoğrafları paylaşıp hiç bir boka yaramayan orta yaşlı kadın. resmen olay çıksın da hiç bir işe yaramadığım hayatımı internet aktivistliği yapiyim diye bekliyorsun.


yanlış anlamayın.

ben bunların hiç birini yapmıyorum
çok cici kızım
ben hep yardım ederim
her gün şükrederim
gibi bir durum yok.



ama demek istediğim şey:

bence hepimiz biraz şükretmeliyiz.

<3


Friday, 28 June 2013

Je vois la vie en rose

Sarkilarin insanlari kovalamasi mumkun mudur bilmiyorum, ama benim umrumda degil. Onceleri dikkat etmemissem bile fransizca konusmaya basladigimdan beri "la vie en rose" beni birakmiyor. Nereye gitsem o ses, o huzunlu melodi. Dusuncelere daldigim onemsiz bir anda birden duyuyorum. Ne dusundugumun veya saatin onemi olmadan. Bir insani bir sarki nasil bu kadar etkiler diyebilirsiniz. Umrumda olmaz. Tam su an ben bu yaziyi yazarken asagidan Grace Jones versiyonunu caldilar. Gercekten inanilmaz. Sevdigim insanlarla bir yerdeyken calmasi bana adeta "Hayatin cok guzel Mina, degerini bil!" demek icin. Eger sizinleysem ve caliyorsa, bilin ki sizi seviyorum. Sanki dogdugum anda istek sarki vermisim gibi. Belki hayatimin sarkisidir. Belki de beni olene kadar takip edecektir. Ve yaslandigim zaman hayatimin gercekten de "la vie en rose" oldugunu anlamami saglayacaktir. O zamana kadar sanirim bu anlam veremedigim takibin tadini cikaracagim. Bu yaziyla buyunun bozulmamasi dilegiyle;

"I hear it when I'm sad,
And especially when I'm glad:
I hear la vie en rose."

Tuesday, 11 June 2013

Wonder

Trying so hard to be creative is like killing to fill an empty grave. You feel the urge to do it, but don't know how to. Creativity isn't something that your so-called god has given you. Even if you were born with it, you have to search deep down your brain to bring it to life. And once you've found it, once you've had the eureka moment, nothing shall stop you. And if you shall ever experience what we call the "writers block", think about the birds. White, black, grey. Different but the same, just like you. You have different cells than anybody else; but on the inside, they're all the same. Your and some other persons cells come together and create a new human being with completely unique thoughts. But that is no wonder or a eureka moment. That, my friend, is life. And after you've found your wonder, life should be the only thing that keeps you going. You won't find wonders everyday. But the simplest things that will convince you that life, on it's own, is a wonder will be present each and every day in front of you. After a while, my friend, as I scribble these words on the last page of a black notebook, you won't need any wonders to believe that life, is the eureka that your soul has been searching for since the very beginning.
Bzen kim olduğunuzu unutuyorsunuz.

Note for all the douchebags out there


Don't be such a coward. Just because someone else has the courage to express their thoughts through the web, you don't have the right to judge them or make fun of them. Grow some balls, create a blog and show me what you got and judge me by writing.

Ugh don't be a douche.

DO NOT BE AFRAID. I REPEAT DO NOT BE AFRAID OF DOING WHAT YOU WANT WITH WHOM YOU WANT WHEN YOU WANT AND WHERE YOU WANT

fuck the symbols

wrIt3 wiTh th3 numb3r5

IF YOU WANT TO WEAR BOOTS ON A HOT SUMMER DAY, DO IT.
IF YOU WANT TO SHAVE YOUR HEAD, DO IT.
IFYOUWANTTOWRITEWITHOUTEVENTOUCHINGTHESPACEBAR,DOIT.
BIGSMALLBIGSMALLBIGSMALL

and if you don't want to write, don't write at all.




just don't judge anyone who likes writing even if you think that they're full of shit.


Queen M

Sunday, 9 June 2013

Manyak mı ne

Saturday, 8 June 2013

Enjoying life (not cheesy)

Enjoying life. A common phrase that everyone uses at least once. But enjoying life doesn't mean pleasing other people. It doesn't mean working so hard and getting nothing. It doesn't mean craving for attention so bad that you get addicted to it.

It means reading a book you'd never read if you had other things to do.
It means drinking tea with milk.
It means listening to David Bowie.
It means using the force.
It means loving without a purpose.
It means seeking for your "great perhaps" even though you don't really know what it really is.
It means reading John Green.
It means being in love with imaginary characters.
It means waiting for your Hogwarts letter.
It means..
I don't know.

It 
simply 
means 
enjoying
life.

Great Perhaps

Will I ever find my Great Perhaps? Or is it the idea of reaching my "Great Perhaps" that makes it exciting, that makes me want to go on? I really don't know. And I doubt that I ever will. But anyway, I won't stop looking for it. Even though I don't know what "it" stands for. It surely doesn't stand for death in my mental dictionary. And even though it is not yet concrete; maybe one day I'll meet someone incredible or discover my happy place or just be unstoppably happy for no reason. And that day I will probably say that I've found my "Great Perhaps". Until that day and forever: "I go to seek a Great Perhaps".

Tuesday, 4 June 2013

Gezi Parkı

Sosyal medyayı takip eden herkesin de bildiği gibi Gezi Parkı'nın yerine alışveriş merkezi yapılması çalışmalarına başlanması üzerine perşembe günü oturma eylemi başladı. İnsanlar 60'lardan bir kesit gibi değerlendirilebilecek adeta festival tadında anlar yaşıyorlardı. Sonra sanki o insanlar kamu malına zarar vermiş, ortalığı yıkmış gibi birden kaskları ve coplarıyla sayısı çok fazla olan polisler gelip TOMA'lardan su sıkarak, gaz bombasıyla müdahale ederek karışıklık çıkardı.

Bu arada, ben artık o araçlara TOBA demek istiyorum. Toplumsal olayları başlatma aracı.

Her ne kadar babam tarafından Taksim'e (iyiki de) salınmasam da, biz de hükümetin davranışlarını Bağdat Caddesi'nde protesto ettik. Gerek bayrakları havada "Kaç kişiyiz saysana!" diyerek sayarak, gerek de Mado'nun önünde "Mado noluyo götün başın oynuyo" diye Taksim'de kapılarını açmayışlarını eleştirerek biz de katılmış olduk.

Gerçekten farkında olmasa da Recep Tayyip Erdoğan cinsiyet, ırk, din, cinsel tercih, tuttuğu takım gözetilmeden bir halkı bir araya getirdi. O protestolardaki insanlar bir parti üyesi, bir ideolojinin uzantısı değil. O insanlar halk. Medyanın suskunluğuna, hükümetin vurdumduymazlığına karşı daha da alevlenen bu protestolar belki köklü bir değişim yaratmayacak olsa da; hala birlik, bütünlük ve değerlerine sahip çıkma yetilerimiz olduğu kanıtlandı ve kanıtlanıyor. Bazı insanların anlamadığı şey ise: bu olaylar artık sadece Gezi Parkı için değil. Gezi Parkı olayı sadece uzun süredir bastırılmış duyguların patlak vermesini sağladı. İyi de yaptı! Umarım bir şeyler değişene kadar bu protestolar insanlar zarar görmeden sürer. Çünkü bazı şeylerin gerçekten değişmesi gerekiyor.

Gezi'ye destek tam! Her yer Taksim, her yer DİRENİŞ!


Bu da çok güzel olmuş. Duman'ın eline/ağzına sağlık!
http://www.youtube.com/watch?v=JpvUSjaSeLg



#occupytaksim #direngeziparki #heryertaksimheryerdireniş




Mina
Don't hate me because I'm good.
Hate me because you're bad.

Bi#YOLOji

-Dı Biyoloji Dayriis-

It was a cold sum- 
.
.
.

Bu postu bütün bu akşamki biyoloji çalışmalarımda geçireceğim sinir krizlerine adıyorum.

17.26: Son 6 gündür ülkemizde olanlardan bahsetmek istemiyorum (çünkü tutuklanmak istemiyorum). Onun yerine öylesine boş bir post olucak bu. Bugün hayatımda girdiğim son fizik sınavı vardı. 30 puan falan doldurdum. Dün 2 saat boyunca çalışmak yerine önceki gün başladığım John Green tarafından yazılan Looking for Alaska'yı bitirdim. Gerçekten okuduğum en güzel kitaplardan biriydi. Hatta şu an The Fault in Our Stars Amazon'dan söylendi, yolda! O gelene kadar Vladimir Nabukov'un klasiği, filmi Kubrick olduğu için belki, Lolita'yı okuyorum. Aslında yarınki biyoloji sınavıma çalışsam çok güzel olur. Hayatımın son biyoloji sınavı. Cidden bütün yıl kendime "Neden FM'yim nedeeeeeennn" diye sormuş ve TM'lerin psikoloji derslerini kıskanmış olsam da bu yıl fen okuduğum için pişman değilim. Yani. Birazcık. Aslında fizik ve kimya olmasa TM derslerinin yanında biyoloji falan alabilsem çok güzel olur.

17.28: NEDEN DERS SEÇMİYORUZ?

17.29: Tamam artık çalışma zamanı. (SNAPCHAT ATTI)

17.32: AQ BİYOLOJİ ÖZETİMİ KAYBETTİM SIÇTIM KESİN KALICAM OFFFFFFF

17.33:Buldum.

17.40: Çalışamıyorum. Hayat çok zor. Çikolataya ihtiyacım var.

18.00: Bu oreolar bi' harika dostum.

19.01: Çalışmam bitti suckers. Babam'a anlatınca Biyolojiyi bile anlıyorum (Merci Aliş<3) Cidden anladım. BİYOLOJİYİ ANLADIM. HEHEEEEEYYYY ANLADIIIIMMMMMMMM!!!!



Dip not: Bu postumu okumayıp direk alttaki hikayelere falan iniyorsanız darılmam. Tamamen iç dökmek içindi. Asla darılmam. Hiç darılmam. Ama okuyun ya okumayacan da napacan yazıııık...




Kuiin M

falan

Mina

Monday, 27 May 2013

Heart in the dumpster



           It all started one rainy Tuesday afternoon. The wind was whistling through my ears and a flurry of yesterdays snow was stalling my feet as I walked down the Fifth Avenue of Manhattan, New York in my denim jacket, which was obviously unsuitable for the weather. For a moment, I even thought that I’d prefer Brooklyn’s muggy summer. Under this hideous rain, I felt like an ablutophobic cat. I wished I had stayed for a few more hours. But I’d prefer being soaked as an innocent man from the outside than to take the risk of getting arrested.

            You’re now probably wondering what I was doing that Tuesday afternoon in the most crowded district of New York with a risk of getting arrested. To be honest: I hadn’t the slightest idea. I frequently checked if my moccasins had any bloodstains on them. After half an hour of avoiding suspicious and ignorant eyes of all the bimbos and the so-called successful businessmen of New York, I had finally reached the café where we were supposed to meet. I didn’t know what we would do. I didn’t know where we would go. I didn’t even know if she’d show up or not. After exactly 38 minutes of waiting, I ordered a bottle of scotch. I had already drunk half of the bottle and was questioning the accuracy of my actions when she finally decided to show up. She was wearing a blue V-neck sweater with unmatching brown sunglasses. She was the only thing I thought I loved in this dreadful city.

            When she was instinctively approaching my table, I knew that she hadn’t noticed the terrified expression on my face. As she started to talk about what she did that day, the images of the dead body; now lying at the dumpster haunted my soul and with her ignorant guffaw, I knew I didn’t mean anything to her. Was I going to spend the rest of my life trying to dodge the law for this wench? How could she not care about me after all that I've done for her? As she lit a cheap cigarette and blew the smoke in my face, I ran out of the café. I ran to the countryside. I ran to the woods. I ran until it was too hard for me to avoid reality.

I had killed my wife for a prostitute.

Sunday, 26 May 2013

Babylon Soundgarden 2013- Polaroid Project

 İşte Natalia Tena!
 Güvenlik görevlisine rağmen ihtişamı belli.
 Crew + Yancı adam
 Double dare me double dare me I'd go anywhere!
 Kafası iyi.
 Saz çalan adam <3 <3 <3



Babylon Soundgarden 2013

Babylon Soundgarden'ı aylardır iple çekiyorduk ve sonunda o gün geldi çattı! Serra'nın emri üzerine saat 10.30'da buluştuk ve sabah "Dreamteam moins Elif" olarak kahvaltı ettik. Sonra uzun uğraşlar sonucu Parkorman'a geldik ve Ilgın'la buluştuk. 18 yaş üstü olmasına rağmen bir şekilde içeri girdik ve biz daha standların hepsini gezemeden bir baktık hop Sattas konseri başlamış.  İlk defa dinliyor olmama rağmen Türkçe Reggae yapan bu grubu baya beğendim. Bu şekilde saat 00.00'a kadar bırakmayacağımız en ön sırayı kapmış olduk. Bu sırada içerisi dolmaya başlamıştı ve Ilgın bir kızı göstererek elbisesi çok güzelmiş dedi, hepimiz de onayladık.(Şimdi ne alaka diyeceksiniz ama birazdan anlaşılıcak.) Sonra -kahvaltı edeli 1 saat olmasına rağmen- acıktık ve daha hiç sıra yokken hot dog yedik. Ama içecek standları hakkında aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Bizi 3 farklı yer birbirine yönlendirdi o sıcağın altında.

Her neyse, sonra sahneye Baba Zula çıktı. Her üyenin kafası ayrı iyi olduğu için baya eğlendirici görüntüler ortaya çıktı. (Mesela saz çalan adam bir ara sahnenin yanındaki parmaklıkların arasından aşağı indi.) Gittikçe güneş batarken Türk gruplardan en son İlhan Erşahin's İstanbul Sessions vardı. Öncekiler kadar eğlenceli olmasa da gayet güzel müzikleri vardı ve Molotov Jukebox'dan önce bizi sakinleştirdi.

Sonra beklenen an geldi! Biz yerimizde çökmüş Molotov Jukebox'ın sahneye çıkmasını beklerken o elbisesini beğendiğimiz kız sahneye çıktı. O anda jeton düştü. O kız Natalia Tena'ymış; yani Game of Thrones'daki Osha, Harry Potter'daki Tonks ve Molotov Jukebox'ın solisti! Bu şekilde Natalia'sı, aşırı tatlı kemancısı, cool basçısı, ton ton trompetçisi ve şirin bateristi ile Molotov Jukebox çalmaya başladı! O kadar canayakınlardı ki soundchecklerini kendileri yaptılar. Biz hoplarken zıplarken kadının polaroid'unu çekiyim dedim ve çekerken kadın poz verdi! Sonra ben el sallayınca da el salladı! Bana göre festivalin en güzeli olan bu konser bittikten sonra bütün grup üyeleri gitti. Sonra baterist bir şey almak için sahneye geri çıktı ve hepimiz bir ağızdan "Throw your drumsticks! DRUMSTIIIIICKSSSSS!" diye bağırdık. Herhalde daha önce sorulmadığındandır, adam önce anlamadı.

Sonra anladı ve: o üstü yeşil sarılı baget havada uça uça elime düştü! MOLOTOV'UN BAGETINI KAPTIM fjdsfghj!!!

Gerçekten mükemmel olan bu andan sonra hepimiz yorulmuştuk. Yine olduğumuz yere çöktük.

Sonra gecenin son iki grubundan Kings of Convenience çıktı. Çok tatlı olmaları ve seslerinin çok güzel olmasına rağmen sarışın olan bir naz yaptı anlatamam. Şarkıların arasında sürekli "Konuşmak için gelenler öbür sahnelere gitsin" tadında şeyler söyledi. Ya biz para verip gelmişiz, senin slow müziğinde ister zeybek oynarız ister dedikodu yaparız sanane? Bir kere iki kere de değil 5-6 kere söyledi bunu. Sonrasında şirin danslar yaparak telafi etmeye çalıştı ama ben sempatimi çoktan kaybetmiştim. Yine de Kings of Convenience müzik açısından bakarsak gayet iyiydi.

En son grup olarak DeVotchka vardı. O zamana kadar 6-7 kişi olan grubumuz 3 kişiye düşmüştü. (E tabi yoruldu herkes.) Sonrasında grup üyeleri sahneye çıktı, bir şişe şarap sahnede yere konuldu ve Rus magandası kılıklı George Clooney'nin iki kere yandan yemişi antipatik solistinde çıkmasıyla konser başladı. Grubun müziğinin gayet iyi olmasına rağmen 2'den beri konser dinliyor olduğumuz için dışa vuracak bir enerji kalmamıştı. Ama gitar çalan "emekli matematik öğretmeni" kılıklı adam ya da bizim ona verdiğimiz isimle a.k.a. "Şencan" ve mükemmel keman çalan adam bizi gayet eğlendirdi. Konserin bitmesine yakın solist amcamız yerde duran şarap şişesini aldı ve mantarını seyircilere doğru fırlattı. Mantar gözümüzün önünde Berrak'ın önünden sahne ve izlenen yerin arasına düştü. Biz güvenlikten gayet masumca vermesini istedik ama o mantarı yerden aldı, bize verir gibi yaptı ve cebine attı :((

Genel olarak çok güzel geçti Babylon Soundgarden 2013.

Ama son bir ricam var, ya fotoğrafçı diye geçinen gri bileklikli tipler gelecek konserlerde bütün konser boyunca önümüzü kapamasınlar ya da ben de onlardan biri oliyim?



Mina

Thursday, 16 May 2013

The one?

Almost everyone in our days defines themselves as "forever alone".

But how many of them really are? How many of them really gave love a chance? What does forever alone mean anyway? If it means never being loved by a single human being on earth (and no an alien you see in your dreams does not count), never even getting a tiny little piece of attention, than no. I personally don't believe that anyone will be "forever alone".

There are 6.867.171.543 people living on our planet right now, waiting to find "the one", another cliché that people hopelessly believe in. But what if there actually is "a one" for everyone? What if, you, calling yourself "forever alone" are wasting your precious time sitting and complaining all day long? Shouldn't you be giving the stranger, you future lover, the soul mate in your dreams, at least a chance before referring to yourself with an unattractive name?

The most important question is: "Why avoid love when eventually, you're going to die?"

Everyone talks about "carpe diem" and seizing the day but how many of us really bring it into action? Maybe we make fun of people who constantly use the popular hashtag #YOLO but isn't it actually true?

You do live only once.

What I am suggesting is: Stop whining and calling yourself forever alone. Accept the fact that somewhere out there there is someone that shares the same taste in music or movies or even the same life style as you. There is someone out there for you.  Don't sit on your couch all day.

Go out.
Explore.
Create.
And most importantly,
love without fearing.


Get out there and find your lebenslangerschicksalsschatz.




Watch this and cheer up: http://www.youtube.com/watch?v=EHV0zs0kVGg




Mina.

Tuesday, 14 May 2013

Marji?

Öncelikle belirtmek isterim ki bu yazıları bir yerde paylaşmadığım için, kimsenin alınmaya hakkı yok. Bugün neden bilmiyorum, belki de fizik dersinde içimdeki nefretin artmasındandır, çok fena eleştiresim var. Özellikle şu 2013 yılında yaşıtlarımın geçirdiği özentilik ve yapmacıklık evresinden gerçekten hiç hoşlanmıyorum. Sorun bende mi bilmiyorum ama bence bir insanın sevilmesi için sosyal medyada, ya da özellikle Instagram'da, günde 10 tane selfie paylaşması gerekmez. Eğer bir kişi seni günde 10 fotoğrafını görmeden önce sevmiyorsa, gördükten sonra da duygularının farklı olucağını sanmam. Sadece bizim ülkemizde, benim yaş grubumda mı var bu "ilgi açlığı" bilmiyorum.

Sanırım insanların anlamadığı şey; kişiliklerinin twitter/tumblr url lerinin görülmesiyle, instagram'da paylaştıkları white tumblr girl quotelarıyla ve baskılı tshirtleriyle değişmediğidir. Şimdi kesin okuyan birinin aklından geçen şey "ay sen sanki hiç bişey baskılı t-shirt giymiyosun, sanki tumblr url'n jake-blues değil"dir. Tabiki bu sıraladıklarınızın hepsini yapıyorum. Ama önemli olan benim gerçekten olduğum kişi olduğum için bunları yapmam. Birilerinin gözüne girmek ya da marjinal olmak için değil. Marjinallik nedir ki zaten? Bir insan başkalarından farklı bir şey seviyorsa hemen "ooo marji olmaya çalışıyo" oluyor. Ama gerçekten herkes sizin sevdiğinizi sevmek zorunda mı? İnsanların anlaması gereken bir şey daha: başkalarını etkilemek için yaptıkları şeyleri diğer insanların da yapması gereken bir şeymiş gibi değerlendirecek kadar inanmamak lazım.


Çünkü sizin doğrularınız herkes için geçerli değil.
“Hayatta en büyük kaygım o olmuştur, Her şey yok olup sadece o kalsa, ben yine var olurdum. Her şey yerinde kalıp da o ortadan kaybolsa, evren bana tamamen yabancı olurdu...”

-Uğultulu Tepeler

Letter to Anne Frank

Dearest Anne Frank,

I know, i was born ages after your death and i know i will never get the chance to meet you. I really enjoyed reading your diary and in the mean time i realised that there is no reason for not being happy. If you could be happy no matter what in that Secret Annexe of yours, I have no idea why shouldn't everyone be happy. Nothing can hold us back from living our lives as we want to. Even if we have some difficulties, we can get over them by confiding in people and realising what really is important and what is not.

Without realising, you have taught millions of people how to be happy in all conditions and never giving up on our ideals. I understood after reading your diary that even if we lose all our money, all our goods and properties; if we still have a little bit of happiness stuck in our hearts, we can always be happy. I truly understand all your feelings and i see a bit of myself in you.

After seeing what you have experienced, seeing how you've suffered; i promise you that i will always try and be happy no matter what happens. I will always look at the bright side of life. I will never think of the misery but the beauty that still remains. Thank you for being my guiding light. I will never forget about your diary and i will never give up on my dreams and ideals. Thank you for teaching me all these.


Yours truly, Mina.
"Now there's green light in my eyes,
And my lover on my mind,
And I'll sing by the piano, tear my yellow dress and,
Cry and cry and cry,
Over the love with you."

Wednesday, 8 May 2013

Küçük dip not

Blog yazılarımı paylaşmmaya karar verdim. Yani paylaşmama derken private yapmiycam tabiki ama twitterda facebookda "BAKIAAAANN BLOG YAZDIAAAMM" dememeye karar verdim. Hani cidden ilgi çekici bir şey yazmamşsam.


M

Geri dönüş yazısı (I guess?)

Öncelikle eskisi, yani 2 yıl öncesi, kadar yazmadığımı fark ettim. Hatta bu yıl ne olduysa toplasam 3 yazı falan yazmışım. İlham gelmediğinden de değil, yani, kelimeler doğru şekilde çıkmıyordu. Şu anda bile tam olarak ne yazıcağımı bilmiyorum ama bir şey bilgisayarımı açıp bu sayfaya girmemi sağladı. Bugün sınavların son günüydü ve- hayır ne yazık ki hala son kimya, fizik ve biyoloji sınavlarımı olamadım- bu yılki son ortak sınav haftası bitti! Şu anda kötü not beklediğim dersleri sıralarsam: fizik, matematik, edebiyat olur. Ama bunlara kesinlikle kafayı takmıyorum çünkü yaz geliyor!

Yaz demek küçük çocuklara hava atarak paten kaymak, manyak gibi imdb listelerinden film ve daha önce izlemediğim diziler izlemek, geleceğin yıldızlarına gitmek-ki bu yıl koç olduğumuz için daha mükemmel-, havuza girmek, dalmak, deniz kenarında manyak gibi kitap okuyup haftada 4-5 kitap bitirmek, bunu yaparken güneş kremi sürmediğim için gece acıdan gebermek, nasıl olsa kışın veririm diye hayvan gibi yemek (ama kışın da vermemek), odamı süsleyecek 100lerce polaroid çekmek, şort + öylesine bir t-shirt giyip çıkmak ve yinede mükemmel hissetmek, bütün bir gün konuşmayarak evde Abed'e bağlamak, analog kameralarıma taciz etmek, amaçsızca yürümek, ve-belki çok klişe olucak ama-, güneşi hissetmek demek! Yaz kısaca eğlenmek demek.

Eskiden çok kış insanı olduğumu düşünürdüm. Neden bilmiyorum ama bu yıl "sürekli kış olma" fikrinden tiksinmeye başladım. Havayı takmadan hareket edebilmek varken niye 100 kat giyinip üşümeyi sevmişim hiç bir fikrim yok.

Biraz  formdan düşmüşüm konudan konuya atlıyorum, ama kısaca şu dönüş yazımı toparlarsak; sınavlar bitti diye çok mutluyum ve hemen yaz gelsin istiyorum. Lütfen çabuk gelebilir mi? ^^

Teşekkürler, saygılar;

M



Son olarak: Bu ara taktığım şarkıyı paylaşmak istiyorum: http://youtu.be/HhuckvSkNgU

Sunday, 21 April 2013

Bos

Bu aralar o kadar bos hissediyorum ki buraya bile yazmadim. Ama kotu bir bosluk degil bu. Rahatlik, sakinlik gibi bir bosluk.

Friday, 25 January 2013

Manyak

http://rajaming.blogspot.com/2013/01/mina-tumaya-itafen.html?spref=tw

Thursday, 24 January 2013

Dunyayi yiyen Mina'nin drami

bunu cok yapmak istedim ve bugun yedigim/ictigim her seyi yaziyorum:

-kandil simidi
-doner
-pilav
-venti caramel hot chocolate
-peynirli croissant
-mozarellali sandvic
-manti
-cay
-portakal suyu
-yesil cay
-tiramisu
-dunya