Friday, 20 March 2015

cut

"Where does the ocean go? Should I let it take me?"

Sahne: 168
Nüfus:1

Dikenleriniz ayaklarıma batıyor. Batıyor ama koşmaya devam ediyorum. Yokuş aşağı koşuyorum sanırım. Dizlerimden aşağı akan ılık kan şu soğuk gecede beni ısıtan tek şey. Ürperiyorum. Kıyafetlerim nerede? Dikenlerinizi çekin lütfen. Canım acıyor. Bana verdiğiniz etiketler mi? Çoktan söküp attım. Koştukça mavi dalgalara uzanıcam, uzandıkça ise bir dinginlik hakim olucak tüm vücuduma bileklerimden başlayarak. Koşmaya devam ediyorum. Hava kirliliğinden görünmeyen yıldızlarımı hissediyorum tenimde, yakıyorlar. Koşuyorum ama, ben neden koşuyorum? Hikaye yazılırken kahramanın haritası çizilirmiş, geçmişine inilirmiş. Ben yaktım haritamı. Yazar kızacak belki ama ben artık bir dram filminde oynamak istemiyorum, yörüngeme salın beni. Zaten Satie yetmez dakikalarıma. Koşarken ağaçların arasından geçiyorum. Yasak meyvelerle dolu ağaçlar. Çoğu koparılmış ve yere atılmış. Bu saatte kimse neden yok sokakta? Sahi ben niye buradayım? Zorla gitmem gereken bir gençlik partisi yok belli ki. Ve neyse ki. Piyano tuşları 88 tane, yarattığı duygular ise sonsuz. Boş sokakta neden piyano duyuyorum? Önümde yapraklar düşüyor. Hayır Monet'nin Giverny yaprakları değil. Keşke olsa. Batan güneşin öbür yarım küreyi aydınlatmasını düşünüyorum. Adeta bozuk telefon klübeleri gibi. Yavaş yavaş sakin sahile indiğimde ise kuşlar ağır çekimde uçmaya başlıyor. Her zamanki gibi gözlerimi alamadığım o açık mavi beni bir kez daha büyüleyerek yörüngemden çıkarıyor. Yukarıdan bakıyorum. Etraftaki tek ışık olmak çok garip. Yelkenliler görüyorum. Yelkenli olsam, derken bir darbe daha alıyorum. Uzay boşluğuna kanamaya devam ediyorum kraterlerimden. Gri, soğuk ama büyüleyici hissediyorum. Yavaş yavaş ölme vaktim geldiğinde ise hatırlıyorum. Bütün bu darbeleri istediğim an bitirebilirdim aslında. Sağ kulaktan dolma bir bilgi ile papatyaya bir dik kesik. Bir anda sönen ayışığı. Milyonlarca çığlık.

No comments:

Post a Comment