Wednesday, 29 July 2015

atina karalamaları #1

Tam karşımda oturmuş, pembe elbisesinin üstündeki çiçekleri utandıracak gibi gülüyordu yaşlı kadın. Güldüğünde yanaklarında oluşan yılların yükünü taşıyan çukurlar nadiren fark edilseler de, oradaydılar. Yanılmıyorsam yunanca anlatıyordu bu kısmı, anlamadığımı fark edince ortak dillerimiz olan ingilizce veya fransızcadan birine geçti hikayesi ile beraber. Kendisi yedi dil biliyordu ve başından yedi dilde anlatsa bile bitmeyecek kadar çok şey geçmişti. Parlak gözleri ile bana baktı ve ouzo sundan bir yudum daha almadan hemen önce konuştu. İstanbul'lu olduğumu ilk öğrendiğinde de böyle bakmıştı. Şehrime ilk ve son kez 16 yaşında gelmiş. Aşık olmuş. Bir şehrin yaşatabileceğini düşündüğünden çok daha fazla şey yaşamış. Benim için sadece vapur ile geçerken önem kazanan bu denizin maviliği farklı bir boyutmuş onun için. Kelepçesiz de olsa tutsak olduğunuz bir ülkeden sonra İstanbul'un denizine gözlerinizi kaptırınca özgürlük dışında bir şey hissedebilir misinizki? Belki de birazcık aşk. Kendi ülkesindeki deniz mavi değil kırmızıymış. Filistin'den sonra işte böyle sevmiş İstanbul'u. Her yerini dolaşmış, her kokusunu içine çekmiş. Her duygusunu sindirmiş. Burada farklı bir dile geçen yaya, ouzosunu yudumlarken saz çalıp ona yunanca şarkılar söyleyen genç adama müteşekkir gözlerle bakıp gülümsüyor. Belki de gençliğini hatırlattığı, lakin belki de anılarını yeterince deşmediği için. Günümüz yaşlılarında olan bir gülümseme değil ancak bu. Buruk bir gülümseme. Ona bakarken henüz yaşadıklarını bilmiyorum. Tek düşündüğüm şey ise etrafına bu kadar mutlu görünürken o gülümsemedeki burukluğu bir kişinin bile fark edememesi. Gitmeme haftalar kala değerini bilmeye başladığım şehrim hakkında ise dedikleri benim gülümsememi de buruklaştırıyor, karnıma ufacık da olsa bir sızı saplıyor: "İstanbuldaki anılarım o kadar güzel ki, bir daha gidip hayalkırıklığına uğrayamam, yıllar içinde gözlerimin yardımı olmadan güzelleştirdiğim bu şehrin anılarımda yaşaması benim için en iyisi..." Ne diyeceğimi bilemez bir halde gözlerine bakıyorum. Bu sözler üzerinde uzun bir süre düşündükten ve hak verdikten sonra ise susuyorum. Bence insan bir kere daha gitmeli. Ve bir kere daha. Her seferinde daha güzel anılar yaratamama olasılığı olsa bile gitmeli. Denemeden hiç bir şeyi bilemem, asla da emin olamam. Şu her seferinde daha bir güzel, daha bir nostaljik gelen ışıklı sokaktan geçişlerimin bana hissettirdiklerini ise denemeden bilemem. İnsan bir daha gitmeli. Yeni anılar yaratmak için değil, yeni "an" lar yaratmak için gitmeli.

Yaya boğuk saz sesleri arasında hüzünlü danslarını ederken onun benim şehrim için söylediklerine karşın bende onun şehri için diyorum bazı şeyleri. Birisi sana dur derse dinleme, sen yine de bozma buruk gülümsemeni.

Thursday, 16 July 2015

sokak

Gözlerim boşluğa, kalbim ise masadaki çaya bakarken geldi. Karşımdaki kıvırcığın normalde taş olan duygularını saniyelik dürtülerle harekete geçiren bu bir çift pis gözün bu kadar güçlü olmasını sağlayan şey neydi hala anlam veremiyorum. Gözlerinin altında kurumuş bir ırmak gibi tuzlu göz yaşlarının izi varken baktı bize ve boğulduk o yeşillikte. Kim bilir, belki başkası sahip olsa beni hiç beklemediğim yerlere bile götürebilirdi bu bir çift orman yansıması. Beni hep gökyüzünün etkilediğini söylediğim bir başka anda geldi. Mavi yerine bana yeşili gösterdi. Mutluluğunun baloncukları etrafında dönerken saçlarının kızıllığı ise içimizi yaktı. Duyguları merdivenmiş onun. İki kat çıkmış bizden önce. Hep indirmişler onu o güzel saçlarından tutup. Şimdi ise her baloncukta üç kat daha ilerliyordu. İlerlemeli o güzel gözler. İlerleyemeyenler için de ilerle. Benim için de ilerle. Bir baloncuk da benim için üfle.